Artık bir birliğimiz var. Bir ismimiz yok, birçok ismimiz var. Hayalciler... Sıfırlar... Varolmayanlar... Yoklar... Yarım yamalaklar... Hayalperestler... Olmayanlar... Hiçler... -Doğu Yücel (Var0lmayanlar)
Kitap Yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2019 Cumartesi

Yanlış Tercihler Mahallesi / Mario Levi


Mario Levi adını çok duyduğum ancak bir türlü okumaya fırsat bulamadığım bir yazar. Seneler evvel İstanbul Tüyap Kitap Fuarı'ında imzalatma şansı bulduğum hikaye kitabı, "Bir Şehre Gidememek" pazar kahvaltısı için ailece gittiğimiz yerde kaybolunca, uzun bir süre ertelendi tanışmamız. Benim okumalarımın azalması hatta bazen sıfırlanması bu süreyi elbette daha da uzattı.
Neyse gelelim Yanlış Tercihler Mahallesi'ne. Düşüncelerine değer verdiğim pek çok okur tarafından övülen ve sevilen bir yazar olduğu için, Mario Levi ile bu kitap saysinde tanışmamı "yanlış tercih" olarak değerledirmek istiyorum. Beklentinin eldekini tutmaması çok acı verici olabiliyor. Kitap elde uzun bir süre sürünebiliyor. Yanlış Tercihler Mahallesi'de öyle oldu benim için. Çok uzun bir süre süründü durdu... 
Kitap roman olarak geçiyor ancak hikaye kitabı olarak şekillenmiş. Roman diye sunulması en sonunda tüm karakterlerin ya da olayların kesişeceği bir an olması gerektiğini düşündürdü bana ama tüm kitap boyunca "hikaye" olarak vurgulanan yaşanmışlıkarın tek ortak noktası aynı mahallede geçmiş olmaları ve aynı anlatıcının anlatıyor olması. Arka kapakta yazıyor zaten hayli fazla karakter ile tanışaacağımız. Bu karakterler birbirinin öyküsünde kesişmiyorsa neden bir romanda bir araya geldiler bilmiyorum. 
Yaşadıklarımdan ve okuduklarımdan öğrendiğim bir şey var. Sunum en az ürün kadar önemli bir detay. İsmi aynı olsaydı da öykü kitabı olsaydı bu kitap, öyküler üzerine daha etraflı düşünürdüm. Öyküler heba olmazdı. Müthiş bir emek, harikulade bir hayal gücü var bu kitapta görmek zor değil. Levi'nin kalemi de itmedi beni, farklı şartlar altında çok daha iyi anlaşabilirdik diye düşünüyorum bu nedenle. Gel gör ki kitabın ikinci yarısına gelene kadar bu hikayelerin asla çakışmayacağı aklımın ucundan geçmedi. Kişiler olaylara çakışmayacaksa bile aynı mahalle, aynı anlatıcı ve hüzünlü arkplan haricinde bir ortaklıkları olacağına, MArio Levi'ni beni şaşırtacağına inandım ikinci yarı itibariyle. Olmadı... Beklentilerim bi yanda sürüp giderken hikayelere salt hikaye gözüyle bakamadığım için, heba olduğunu düşünüyorum bunca kurgunun, karakterin bu kitap formuyla.
Kitabın anlatımında  deneysel bir yol izlenmiş. Bir hikyaeci hikaye anlatıcısının hikaye anlatışını anlatıyor. Başta çok yadırgasam da zamanla alıştım hikaye sonunda anlatıcının ve anlatıcıyı anlatan anlatıcının araya girmesine. Yine de okurla konuşmaya çalışan anlatımların içine girmekte zorlandığım için kitabı benimseyemedim, sadece alıştım.
Umarım Mario Levi'nin diğer kitaplarında bu yaşadığım hayal kırıklıklığının izleri silinir. 
Yanlış tercihler yapmadığınız hikayeleriniz olsun.

31 Ocak 2018 Çarşamba

Momo - Michael Ende


Hiç bir şeye, en çok da kendine zamanı olmayan insanlarız. Her şey biraz zaman ayırsak düzelecek ama ayıracak zaman yok. Günümüzün mottosu bu; Ah bir vakit bulsam...

Momo modern dünyanın doğurduğu ihtiyaçları minimum seviyede karşılayan hayatıyla şu an kimsede olmayan bir lüksün içinde yaşamaktadır. İstediği kadar zaman. Karşısındakini tüm dikkatiyle dinlemeye, oynadığı oyunu sıkılıncaya kadar oynamaya, şehrinin sokaklarını çevresini izleyerek dolaşmaya yetecek kadar zamanı var. Yetişecek bir işi yok. Yapması gereken tek şey bulunduğu anı yaşamak. Dolayısı ile mutludur Momo.

Momo'nun şehri orta halli geçinip giden, zamanı olan mutlu insanlarla doludur. Ta ki duman adamlar zamanlarını yani yani mutluluklarını çalınana kadar. Birden bire her yeri saran asık yüzlü telaşlı insanlar, yaptıkları şeyi neden yaptıklarını unutup, sadece yapmaları gerekeni kabul ederek, kendilerine, çocuklarına, çevrelerine asla dikkat etmeden yaşarlar. Kendilerini, hayatlarını ve işlerini sevmeyen insanlar çıkar ortaya.
"Bir gün yeterince param oluğunda, zaten bu mesleği bırakıp başka işler yapacağım."
Nasıl? Tanıdık değil mi?
Bu süreçten en çok etkilenenler çocuklar olur. Çünkü onların da Momo gibi yetişecek işleri yoktur ve yeni hayat düzeni onlardan ailelerinin ilgisini çalmıştır.  Zaman hırsızlarının en zayıf noktası hayaller ve çocuklardır. Bunu engellemek için türlü türlü oyuncak geliştirirler. Çocukların hayal kurmasına izin vermeyen kendi kendine oynayan her şeyi planlanmış mükemmel bebekler, arabalar, trenler. Momo'yu el altından uzak tutmak için duman adamların gönderdiği "harika bebek Bibikız", bu oyuncakların çocukların ruhunu nasıl kirletmeyi hedeflediğini gösteriyor.

"Günaydın. Ben harika bebek Bibikız'ım."
"Ben seninim. Bana sahip olduğun için herkes seni kıskanacak."
"Ben daha başka şeyler istiyorum."
İşlevi oyun yerine pahasıyla veya teknolojisi ile çocuğa bile statü kazandırmak olan oyuncaklar. Oyuncağın oynamak için sunduğu düzen, duman adamların istediği geleceğe çocukları hazırlıyor. Daha fazlası için dur durak bilmeden çalışmak.

"Maksimum zaman tasarrufu" tek düze hayat gerektirir. Bireylerin birey olarak bir şey ifade etmediğini şehrin değişen mimarisi çok güzel açıklar.
"İçlerinde oturacak kişilere uygun olup olmadıklarına bakılmadan herkes içn örnek evler yapıldı. Aslında her aileye ayrı bir model yapmak gerekirdi ama tek tip evler hem ucuz oluyor hem de çok daha kısa zamanda bitiriliyordu... Bu tek tip yollar ufka kadar dayandılar. Tıpkı düzgün bir çöl gibi! Burada yaşayan insanların hayatları da aynı şekilde düzgündü." 
Bireysel farklılığın yok olduğu sadece kazancın değer aldığı, mutluluğun yok olmaya yüz tuttuğu bu dünya için işler daha kötü bir yere gitme potansiyeli taşımaktadır. Zamanın zehirlenmesi ile dünyaya yayılabilecek bir hastalık; Ölümcül can sıkıntısı.

***

Stephen King'in romanından uyarlanan Room 1408 filmi 2 sona sahiptir. Seyirci önce kötü sonu görür ama kötü sonlar Hollywood için tercih edilir bir fikir olmadığından alternatif son sahnesi var filmin. Hangisinin gerçek son oluğu seyircinin takdiri.
"Ben size bütün bunları olup bitmiş gibi anlattım. Oysa olacakmış gibi de anlatabilirdim."
Bence Momo insanlığın zamanını kurtaramadı.  Bir araya gelen çocuklar teknoloji harikası tabletleri yoksa oynayacak oyun bulamıyor. Saatlerce oyun üretip eğlenmek yerine hep birlikte sıkılıyorlar. Tatilde yüzme saati, kahvaltı saati, zumba saati diye diye kafalarına  göre değil yine bir programa bağlı hareket ediyor insanlar. Tatil köyüne gidemeyip evde kalanlar planladıkları işleri yetiştiremediklerinden yakınıyorlar. Evine zaman ayıran kendine vakit ayıramıyor. Çünkü tatil diye sundukları 1 veya 2 hafta, ağzımıza çalınan bir parmak baldan ötesi değil. Kendilerine ait zamanı ne yapacağını bilemeyen çocuklar ve kendilerine ait bir zamanı olmayan yetişkinlerle yaşadığımız dünyada, hep daha fazlasını hayal edip, 30larımıza gelmeden emeklilik hayalleri kurmaya başlıyoruz. Duman adamların hapsettiği zaman çiçekleri ya hepimize yetmedi ya da hala kurtarılmayı bekliyorlar.

12 Şubat 2017 Pazar

Oscar Wilde - Dorian Gray'in Portresi

Yanlış zamanda denk geldim Dorian Gray'e. Lord Henry'nin görüşleri üzerine etraflıca düşünecek zamanımın , Dorian için beynimin içindeki oturumlarda tartışmalar düzenleyecek boşluğumun olduğu bir dönemde okusaydım keşke. Yine de dopdolu içeriğine rağmen boğmadan sıkmadan, bıktırmadan akıp gitti tüm kitap. 

Dorian Gray'in portresi gizemli bir şekilde yaşlanan bir tablo. Basil Halward'un portreyi tamamladığı gün, Lord Henry'nin sözlerinin etkisinde kalan Dorian'ın duası sebep olur bu gizeme.

"Keşke tersi olabilseydi! Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı! Bunun için... bunun için her şeyi verirdim!" 
Ve hiçbir şey vermesi gerekmez Dorian'ın. Yaşamı boyunca ruhunu kirleten tüm kötülükler portre üzerinde belirir ve Dorian hiçbir şekilde yaşlanmaz. Tablonun yapıldığı günkü gibi 18'ini biraz geçmiş genç delikanlı görüntüsünü korur. Yaptıklarının cezasını veya sonucunu tablo dışı bir yerde göremediği için ruhu gittikçe daha çok kirlenen Dorian zevk ve güzellik düşkünü birine dönüşür. 

Dorian'ın ruhu gittikçe kirlenirken toplum içindeki aşk, din vicdan kavramları sosyal ilişkiler ve sınıfsal yapı ile aktarılıyor. Lord Henry'nin de ruhu hiçe sayıp maddeci tutumla Dorian'a sürekli arka çıkması bu ruhun iyiden iyiye yokuş aşağı gitmesine sebep oluyor. Kitabın arka kapağında söylendiği gibi: "Herkes Dorian Gray'de kendi günahını mı görecektir?" Buna okur olarak siz karar vereceksiniz. 

Kitapta odak figürün pohpohlanmaması hatta aksine okura rahatsızlık vermesi en çok hoşuma giden kısım oldu. Bunun yanı sıra Lord Henry aracılığı ile iletilen çağın güzellik algısı ve takıntısı öyle güzel yedirilmiş ki romana hiçbir şekilde rahatsız olmadım. Kurgunun tablo ile canlanıp tablo ile bitmesi bir diğer güzel detaydı. 

Kitabı zevkle okudum ve tereddüt etmeden öneriyorum. Zamanınıza acımayacaksınız.

NOT: Kitabın piyasada çok fazla baskısı var. Yason Yayınlarının baskısı konusunda insanları uyarmam gerekiyor. Editörleri olmadığı gibi bir kez olsun kitabın gözden geçirilmediğini var sayıyorum. Bu nasıl yazım hatası dolu bir kitaptı böyle. Çeviri de berbattı, kötü dublajlı filmleri andırıyordu.  


15 Ocak 2017 Pazar

Hakan Günday - Azil [4/10]

Hakan Günday'ın önceki kitaplarında olduğu gibi kurgu yine hayal kırıklığına uğratmadı ama...
Bu sefer çok fazla ama biriktirdim. Ama dili kötüydü. Ama akıcı değildi. Soluksuz bırakmadı. Lafı çok dolandırmıştı. Karakterler alışık olduğum Günday karakterleri gibi kusurlarıyla beraber kusursuzluğu oluşturmuyordu.  Uzun sözün kısası: etkilemedi.

Odak figür alışık olduğumuz üzere kötü bir tesadüf üzerine dünyada unutulmuş biri. Bir bölümde karşımıza çıkan  Asil diğerinde bambaşka bir kişiliğe bürünüyor. Asil'in yaşadığı zihin sıçramaları nedeniyle kitaba ayak udurmak zor ama sürüklenip gitmenize sebep olan bir unsur bu.

Kitapta bana iğreti gelen en önemli nokta Asil'in tanrısallaştırılması. Bu durum biraz aldatılmış gibi hissetmeme sebep oluyor okur olarak. Hiç gerçekçi gelmiyor. Tutarlı dersem daha iyi ifade etmiş olurum sanırım. Hile gibi geliyor baş kahramanın kusursuzlaştırılması.

Gelelim kitabın diline. Asil'in kişiliği gereği kısa, tekrarlı cümleler yerinde olmuş, hatta edebi değer katıyor. Ancak hiç gerekmeyen yerlerde bile tabiri caiz ise "edebiyat yapmak" kitabı boğmuş. Evet Hakan Günday'da aforizmadan bozma cümle yapısına alışığım ama bu sefer çok yersiz geldi. Belki de büyümüşümdür bilemiyorum. Bunun yanı sıra mektuplar yoluyla  sanki roman değil de köşe yazısı okunuyormuş hissiyle düşüncelerini direk iletmesi biraz amatör geldi. Dolayısıyla yazım dili kurgunun idare eder güzelliğini yerle bir etmiş durumda.

Sonuç olarak aceleyle yazılmış ve hiç olmamış bir kitabı andırıyor Azil. Ben okuduğuma pişman değilim ancak eğer benim gibi Hakan Günday'ın tüm kitaplarını okumaya niyetli biri değilseniz, okumayarak pek bir şey kaybetmezsiniz.


 

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Alper Canıgüz - Alper Kamus Cehennem Çiçeği

Alper Kamu sadece 5 yaşında bir çocuk değil. Cehennem Çiçeği de sadece polisiye bir roman değil. Bu kitapla tanışmamı sağlayan Begüm Erdoğan da sadece bir arkadaş değil. Begüm, bir kere de buradan teşkkür ederim :*

Kitapta zaman belirtilmiyor ama süregelen mahalle yaşamı  ve bırakın akıllısını, cep telefonu kullanımı bile çok göze çarpmadığına göre 90'lardan bir dilim olduğunu varsayıyorum. 5 yaşında olduğu öne sürülen odak figürümüz Alper Kamu olağanüstü bir zekaya sahip. Kendisini hiç ilgilendirmediği halde karmaşık bir cinayet soruşturmasına ve eski bir aşk hikayesine burnunu sokar ve elbetteki hem cinayeti hem de aşk hikayesini aydınlatır ama dediğim gibi Cehennem Çiçeği sıradan bir polisiye değil. Çünkü bu kitabı değerli kılan unsurların cinayetle ve çözüm süreciyle çok da bir alakası yok. Cinayeti okur değil, Alper Kamu çözüyor. Okur olarak benim ilgimi Alper'in kendisi çekti. Katil değil. 

5 yaşında olduğu halde mahallenin ağır abilerine olan özentisi davranışlanırını da etkiliyor. Büyümüş de küçülmüş gibi davranıyor. Onu sıradışı kılan ise okula başlama yaşı gelmediği halde okumayı öğrenip Voltaire, Dicken's gibi yazarları okuması. (Okumuş olmak için değil, gerçekten kendisine hitap edebildikleri için.) Geriye doğru büyümüş gibi Alper Kamu. Büyükmüş de küçülmüş gibi. Bakıcısının nişanlısını deştiğine inanacak kadar ve bu kadına aşık olacak kadar çocuk, aynı zamanda cinayet bürosunun aylarca çözemediği dava dosyasını tek okuyuşta anlayıp çözebilecek kadar deneyimli biri gibi. Tüm bu üstün yeteneklerine rağmen odak figürün peygambercilik oynamaması kitabın en büyük artısı. Çocukluğunun ve yeteğinin avantaj kadar dezavantajlarının da olay örgüsüne dokunması bu tür karakterlerin ben de yarattığı kandırılmışlık hissini yaşatmıyor. Yine de Alper'in 5 değil de ne bileyim 11 yaşında falan olmasını isterdim. Çünkü 5 yaş bu çocuğun düşündükleri ve yapabildikleri için çok fazla. Ya da belki kıskanıyorumdur.

Kitabı çok doğru bir zamanda okuduğumdan sanırım, beğenmediğim bir noktasını bulamıyorum. (şu yaş muhabbeti hariç)Doğru zaman da her zaman sanıyorum. Çünkü yaz kış okunabilecek kesinlikle basit olmayan ama kafayı da çok yormayan harika bir dili var. Sanılanın aksine kararında sokak dili çok zor zanaat ve Canıgüz bunu başarmış. Yürekten tebrikler.




17 Ağustos 2016 Çarşamba

Frida Kahlo Aşk ve Acı - Rauda Jamis


Frida Kahlo'nun ilham verici tüm yönlerini kör gözüm parmağa demeden okura sunan bu kitap, (oto)biyografi türüyle barışmamı sağladı sanırım. Bir yazarın bir Kahlo'nun kendi anlatımına yer verilmesi çok eleştirilse de benim çok hoşuma gitti. Biyografi kitaplarını genel olarak sevmeme nedenim iki şeye dayanıyor.

1- Biyografi kitabıysa yazarın anlatımı bir yerden sonra reklam gibi tınlamaya başlıyor. Üstelik kişisel detaylar için kafamı sürekli 'nerden bilebilir ki?' sorusu tırtıklayıp duruyor. 
2- Otobiyografi kitaplarınınsa genel bağlamda megolomanca olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar yaşamını merak ettiğim birinin otobiyografisini okuyor olsam da günlük yaşamımda sürekli kendinden bahsedenlere hissettiğim o antipatik duyguyu hissediyorum bir yerden sonra.

Bu şimdiye kadar okuduğum (oto)biyografi kitaplarının tamamından nefret ediyorum anlamına gelmiyor. Genel olarak seçim şansım olduğunda bu türden uzak kalmaya çalışıyorum ama bu kitapla ilk defa biyografiden bu kadar zevk aldım. Ne reklam ne de megoloman kokusu var. Sadece olanlar anlatılmış, Frida'nın gücünü, sabrını, aşkını, acısını anlamak okura düşüyor. 

Kitabın orijinalinin fransızca olması, ingilizce kaynaklarda yeterli ilgiyi görmemesi kitap hakkında merak ettiğim arka plan bilgilere ulaşmamı engelleyen bir unsur oldu Mesela Rauda Jamis, Frida Kahlo'dan alıntıladığı kısımları hangi kaynaktan edindi? Teşekkür kısmında adı geçmeyen kişilerin Kahlo hakkındaki yorumlarının kaynağını da bulamadım.  Ayrıca kendi yorumuyla yazdıkları içinde aradım taradım ama bir referans bulamadım. (Bu kaynakların adını bulup ileten olursa çok makbule geçer efendim) Bu kaynakları istiyorum çünkü kitapta bulunandan daha fazlasını öğrenmek istediğime karar verdim. 

Kitap sadece Frida'nın yaşamına dair  detaylar hakkında değil, Rusya ve Meksikanın sosyo ekonomik tarihi hakkında da ne kadar bilgisiz olduğumu fark ettirdi. İlk fırsatta bu cehalete son vermeye kendi kendime söz vermiştim. Buradan da resmiyete kavuşturmuş olayım :)

Diğer ülkelerde nasıl yayımlandı bilmiyorum ama Everest Yayınları'nın Unutulmayan Kadınlar serisiyle basılan versiyonunun sonunda Kahlo'nun bazı tabloları ve fotoğrafları yer alıyor. İçerikte ise bu fotoğraf ve tablolar hakkında detaylı bilgiler mevcut: Kime, ne zaman, ne sebeple yapıldığı gibi. Bu güzelliği sunduğu için Everest Yayınları'na teşekkürler. 

Kitabın içeriği hakkındaki düşüncelerimi bu yazıda payaşmak niyetinde değilim bu yazı burada kitap künyesi olarak bulunsun. Başka yazılarımda kitabın etkilendiğim yerlerini alıntılayıp kendi yorumlarımı paylaşmak niyetindeyim. 

Kitabın kapağında Frida'nın bir fotoğrafı var ve biyografi kitabı olması nedeniyle bunu eleştirecek değilim. Bu nedenle yazımı bu kitabı Frida Kahlo'nun kim olduğunu ve efsane olarak bahsedilen aşkının detaylarını merak edenlere gözüm kapalı önererek noktalıyorum. 



23 Temmuz 2016 Cumartesi

Nazlı Eray / Beyoğlu'nda Gezersin [10/9]

Beyoğlu'nda Gezersin, 2004 ve 1958 İstanbul'u arasında gidip gelen bir öykü. Karakterler, zamanda sıçramalar, mekanda değişiklikler çok fazla ama buna rağmen öyle duru bir dille yazılmış ki, benim gibi değişkeni bol kitaplara bir türlü ısınamayan birini bile içine alabildi. Kalabalığa rağmen bir karışıklığa rastlamadım. Kitabın Nazlı Eray tarafından bölümlere ayrılmaması kurgunun tadını çıkarmama sebep olan diğer bir önemli nokta..


Bu kitap İstanbul'u terk etmiş bir kadının, kendi İstanbul'unu arayış hikayesi. Kendi zamanına dikiş tutturamayıp, zamanda kaybolan insanlar çerçevesinde dönüp  duran, geçmişe gizlenmiş bir cinayetin şehrini kaybedenler tarafından çözülüş hikayesi. Bazen zaman yolculuğu gibi, bazen polisiye bir dizi gibi; sürükleyici.

Kitabı kapağına göre yargılamamak gerekir evet ama bence kapağın yargılanması gerek. Can Yayınlar'nın kapak tasarımını bu kitap iöçin oldukça yetersiz buldum. Nihayetinde bu hikayede sadece Madam Tamara rol almıyor. Fethi Bey'i, Hüseyin Efendileri, Naki'yi, Doktor'u, Falcı Süleyman'ı ve ismini unuttuğum diğer bir çok karakteri hiçe saymamak gerek. Beyoğlu'nda Gezersin, karakterler ve mekan üzerinden akan bir kurgu. Doğan Kitap'ın kapağı görece biraz daha iyi ama hala yetersiz.


"Beynimden geçen düşünceler, anılar hepsi burada, bu CD'nin içinde, öyle değil mi?" diye sordum"Evet" dedi Falcı Süleyman. "Çoğu burada düşüncelerin. Ama henüz tamamlanmış bir bütün yok ortada." "Niçin?" diye sordum merakla. "Niçin yok?""Çünkü yaşıyorsunuz, her şey devam ediyor, yaşam ve olaylar süregeliyor." dedi o. "Bir son, bir bitiş olması imkansız bu durumda. Anlıyorsunuz, değil mi?""Anlıyorum" dedim. "Ama rüyalarda, düşüncelerde bir bütünlük yok mudur?""Bütünlük var. Sonuç yok henüz."






3 Temmuz 2016 Pazar

Maestra | L. S. Hilton [5/10]

"Tamamen gözü kararmış bir kadın, dişiliğe dair tüm cephanesini kuşanırsa."

Bu cümleye dayanarak, dünyaya kafa tutan bir kadının hedeflerine ulaşmak için truva atı yerine vajinasını kullanarak erkek egemen dünyayı içten fethettiği bir kurgu okuyacağını düşünenlerdenseniz, bu düşünceyi kafanızdan silin.

Kitabın baş kahramanı Judith, sanat dünyasına girmek isteyen çiçeği burnunda bir sanat aşığı. Her idealist gibi dahil olmak istediği dünyanın pisliklerini görünce "Ben bu oyunu bozarım" tadında bir çıkış yaşıyor ve Londra'da zaten sadece iki tane bulunan müzayede evinden kovuluyor. Böyle anlarda bireylerin ancak iki seçeneği bulunur; Hayallerden vazgeçmek ya da roman olmak.

Ve Judith sanat dünyasının seçkin koleksiyoncularından biri olabilmek için seks ve parayı yaşamın merkezine alan bir yolculuğa çıkıyor.

"Annem ayyaşın teki ve ben de düzüşmeyi seviyorum..."

Judith kendini okura ve hayatına giren herkese aynı şekilde tanıtıyor; nemfomanyak, paragöz, katil. Üstelik sadece yaptıklarını anlatıyor, yapacaklarından okura haber vermemesi kitabın akıcılığını sağlayan en büyük etmen. Yaptığı şeyin açıklaması sonuçlar doğduktan sonra geliyor böylece şimdi bunu niye yaptı sorusu kitabı elinize yapıştırıyor. Ancak kitapta çok fazla isim detayı  var: Yerler, tablolar, insanlar, takma adlar... Bu nedenle anlatımla sağlanan akıcılık bu noktada sekteye uğruyor. Henüz okumamış olanlara tavsiye; adı geçen hiçbir insan gereksiz değil, dikkat edin.

Kitap içerisinde pekala zarif bir seks sahnesi olarak geçilebilecek bölümler pornografik betimlemelerle anlatılmış. Burada okurun ilgisini diri tutma kaygısının rol oynadığını düşünüyorum. Kitaba yapılmış eleştirilerde benimle hem fikir bir çok insan olduğunu gördüm: Çok fazla Grinin Elli Tonu olmuş. Bu biraz rahatsız edici. Sadece pornografik kısımlar değil aynı zamanda kitapta adı geçen her kadının seks objesi olması oldukça rahatsız edici. Kimi kadınların tek ideali zengin bir yaşam dolayısıyla zengin bir erkek. Kadınların becerebildiği tek şey erkekleri kandırmak onlardan faydalanmak. Hayır, feminist dürtülerim kitap işte canım deyip
es geçemiyor.

Kapak ve başlık için çok mantıklı açıklamalar bulamadım. Şu an için Maestra'nın Judith olduğunu ve kapağın da kabuğundan sıyrılıp dış dünyaya attığı adımı simgelediğini düşünüyorum. (Maestra İspanyolca öğretmen demekmiş.)

Kitap bir üçlemenin ilk kitabıymış. Bu durum havada kalan kısımlar için bir açıklama. Stephanie Merritt'in The Guardian'da belirttiği gibi ileride Judith'in yaşamında para ve pipiden başka değerler görmek kurguyu daha keyifli kılabilir. Uzun lafın kısası, okuyacak başka kitabınız kalmadıysa sahil kenarında geçen zamanınıza acımazsınız ama okumasanız da çok bir şey kaybedeceğinizi düşünmüyorum. Zaten yakında filmi de çıkıyormuş.

**Yayın evine not: Kitabın orjinalindeki tanıtım ile Türkçe versiyonu arasında bir bağlantı olsaydı hayal kırıklığı daha küçük ebatlarla sınırlı kalırdı.
** Kendime not: Bundan sonra tanıtım yazısından etkilendiğin çeviri kitapların orijinal tanıtımlarına kesinlikle göz at.

6 Haziran 2015 Cumartesi

Perg Efsaneleri'nin ve Şamanlar Diyarı'nın Ardından

Koca bir yolculuğun sonu...  Azıcık buruk bitti benim için Perg Serüveni.  Bu kadar alıştığımı fark edememişim okurken. Dile kolay, yedi kitap. Tam iki buçuk sene de tamamladım yolculuğumu. Kitap okuma sistemim biraz karışık olduğundan yedi kitabın tamamlanması baya uzun sürdü. Bir gün tekrar daha kısa bir süre içine yayarak okumak istiyorum hepsini . O gün ne zaman gelir bilemiyorum şu an.

Bu yolculuğu Perg Serüveni diye özetleyerek Delkarna , Harnanik ve adını unuttuğum diğer ülkelerin halklarına biraz haksızlık ediyorum. Bu yüzden bu ara notu da geçmek istiyorum burada. Perg Serüveni diye adlandırdığım süreç, sadece Perg'de geçmiyor. Unutmazsam bir sonraki okumamda her diyarı, türü ve karakteri ayrıntılı not edeceğim bir kenara. Bu çeşitliliği daha sonradan hakkıyla hatırlamak imkansız.


Perg Serüveni iki aşamadan oluşuyor; Perg Efsaneleri ve Şamanlar Diyarı.  İlk seri sadece Perg'de geçiyor. Cesaret, iyilik, korku ve kötülük kavramlarını işliyor. Savaşlar, entrikalar, tuzaklar... Baş koydukları yola kendilerini adayan dostlar. Türkiye'den çıkan ilk fantazya serisi olmasına rağmen oldukça kaliteli bir kurgu ve anlatıma sahip. Üstelik yerli fantastiğin cinler ve gulyabanilerden ibaret olmadığını gösteren harika bir kanıt.  Genelde serilerin devam kitaplarında kalite düşüşü yaşanır. Ne Perg Efsaneleri'nde ne de Şamanlar Diyarı'nda yaşanıyor bu durum.  Gelen kitap öncekileri aratmıyor.

İkinci seri Şamanlar Diyarı ise farklılıklar,özgürlükler ve faşizmin kötülüğü üzerine harika bir üçleme. Delkarna'da başlayıp Perg'e kadar giden bir yolculuk. Hatta son kitapta Delkarna'ya geri dönüyoruz. Serinin tamamı Türkiye'nin yakın tarihini başka diyarlarda konu ediyor.  Bu yönüyle de ilginç bir metaforik roman serisi olarak değerlendirilebilir.

PS: Perg Efsanleri'nin Metis baskısından Perg Haritası çıkmıştı. İthaki'den de tüm diyarların haritasını beklemedeyim.


Gönül ister ki her kitabı ayrı ayrı değerlendireyim burada ama çok zaman geçti ilk kitapların üstünden, hakkını vererek hatırlamam müm
kün değil.  Dediğim gibi eğer bir gün tüm seriyi baştan okursam, ihmal etmeyeceğim ve tek tek yorum yazacağım her birine.




Metis yayınlarının kapak tasarımı fena değil esasında ama İthaki baskılarındaki ilüstrasyonların yanında lafı bile edilmemeli bence. Serinin kapaklarını poster olarak verseler keşke. Bir yol bulur evimin duvarlarını süslerdim onlarla. Her biri ayrı birer baş yapıt. Hazır yeri gelmişken söylemeden geçmeyeyim, Ertaç Altınöz'ün çizgileri ile animasyon olarak hayat bulsa bu seri çok manyak olur. Buradan yetkililere seslenmiş olayım :) Film olarak hüsranla sonuçlanır ama animasyon kesinlikle beni heyecanlandıran bir fikir. Okuyanlardan bu fikrime destek bekliyorum arkadaşlar.


Kitap okuyun, mutlu kalın!! 


11 Mayıs 2015 Pazartesi

Godot Bugün Gelmedi Ama Yarın Kesin Gelecek

Mutlu olmak için, diyete başlamak için, dinlenmek için, başarıya ulaşmak için bekliyoruz. Neyi? Godot'yu. Gelecek mi? Gelirim dedi. Kahrolası bir umut Godot. Tüm amaçlar. Tüm beklenenler. Hepsi Godot'ya çıkıyor. Umudun bittiği yerde yaşamın biteceğinin bilinciyle  korkarak bekleriz Godot'yu. Çünkü onun gelişi "son an"dır. 
"Bazen o son anın geldiğini hissederim, her şeye rağmen. O zaman iyice tuhaflaşırım. Nasıl diyeyim? Hem ferahlarım hem de... Korkuya kapılırım. KOR-KU-YA"
Godot'yu beklemek nedensiz bir eylemdir.  Bir amacı var gibi görünür ama amaç sadece beklemektir. Godot bugün gelmemiş olabilir ama yarın kesin gelecektir. Beklemek zamansız bir eylemdir nasıl olsa. Bir gün gelecektir.

Beklemeye devam edin.
Zaten bir yere gidemezsiniz.
Neden mi?
E Godot'yu bekliyorsunuz ya...
"Şu uğursuz zaman hikayelerinizle bana yeteri kadar işkence yapmadınız mı? Anlamsız bir şey bu! Ne zaman! Ne zaman! Günün birinde! Yetmez mi işte! Başka günlerden farksız bir gün dilsiz oldu, günün birinde ben kör oldum. Günün birinde sağır olacağız. Günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. Aynı gün, aynı an, size yetmiyor mu bu kadarını bilmek? Bir ayağımız çukurda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yeniden gecedir."


Kitap adı:Godot'yu Beklerken
Orijinal adı: En Attandent Godot
Yazar: Samuel Beckett
Çeviri: Uğur Ün, Tarık Günersel
Yayınevi: Kabalcı Yayıncılık
Sayfa: 124
Tür: Tiyatro 


28 Nisan 2015 Salı

Franz Kafka - Dönüşüm

Kafka'dan okuduğum ilk kitap. Başlangıç için iyi mi ettim kötü mü bilemiyorum önümüzdeki Kafka kitapları gösterecek bunu. 

Dönüşüm hakkında bir yerlerde bir şey okumamış olmanız çok zor ama kısaca içerikten bahsetmek gerekirse Gregor Samsa bir sabah kalktığında böcek olarak uyanır ve birden bire hayata mola vermek zorunda kalır. Şimdiye kadar ki yaşamının ona ait olmadığını fark eder. Her şey bir kenara kitabın en trajik yönü kimsenin Gregor'a ne olduğu hakkında endişelenmemesi. Dönemin acımasız aile yapısı, sömürülen emek, yalnızlık, dışlanma, çıkarlar... İşlenen konuların ucu hep bu trajediye dokunuyor. Düşünün ki ameliyat masasından kalkıp okula gittiniz ve ödevinizi yapmadığınız öğretmen ailenizi aradı ve aileniz size kızdı. Gregor'un başına gelen tam olarak böyle bir şey. Yani okula gitmeyi düşünmeniz bile yeterince trajik bence ama neyse... Gerçi burada biraz burjuvazinin yarattığı kendinden geçmiş yozlaşmış aile yapısı ve gözü paradan başka bir şeyi görmeyen iş verenin acımasızlığı işlenmiş ama olayın trajedisi bu kadar absürt.

Çeviri eser okumak kitabın içine girmeyi zorlaştırsa da baştaki böcek tasviri bir ara kitabı elimden fırlatmama neden oldu. Artık marifet Kafka'da mı çevirmenlerde mi bilmiyorum ama İthaki çevirisi fena değil. Kitabı günün birinde orijinal dilinden okumayı çok isterim açıkçası ama Almanca bilgimin o seviyeye gelmesi biraz zor. 

Kitabın piyasada birkaç versiyonu mevcut. Eleştiri okumayı sevdiğimden Vladamir Nobakov'un eleştiri dosyasını kapsayan halini okudum ben ve önermiyorum. İnternet'te dahi çok daha güzel eleştiriler varken bu kadar basit ve gereksiz bir eleştiriye nasıl yer verdi İthaki Yayınları aklım almıyor. On beş yaşındaki ortalama bir kitap kurdunun yazabileceği düzeyde yüzeysel bir eleştiriydi okuduğum. Hatta iksinden birini seçin eğer elinizde bu hali varsa. Çünkü eleştiri diye sundukları şey listelenmiş bir olay örgüsünden fazlası değil. Başta Dr. Jekyll and Mr. Hyde ile özdeşleştirmesi hoşuma gitse de Gogol'un Palto'sunu okumadığım için Palto karşılaştırmasını okurken sıkıldım. Nitekim okumak istediğim şey Dönüşüm hakkında bir şeylerdi Mr. Hyde özeti ve Palto hakkında bilgi değil.  Eleştirinin bana kattığı tek şey Gregor Samsa'nın Gregor Zamza diye okunduğu oldu. Bu nedenle hangi versiyonu alırsanız alın ama bu Dönüşüm dersi ekini okumanıza gerçekten gerek yok. Zaman kaybı.


24 Mart 2015 Salı

Daha - Hakan Günday [8/10]

Uzun zamandır kitaplığımda bekleyen ama bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Daha, en sonunda okundu. Uzun zamandır, keşke okumasaydım dedirten kitaplar okuyordum. Biter bitmez unutmak istediğim kitaplar olduğundan hiçbirinin eleştirisini burada yapmadım. Ne yalan söyleyeyim, kızdım kendime. Bir daha böylesi uzun aralar vermeyeceğim. Özlemişim yazmayı :)

Bir "Hakan Günday okuma süreci klasiği" olarak elimden düşürmeden okudum. Ne yaparsam yapayım aklımda Gaza vardı. Dolayısı ile sınav döneminde okumamanızı salık veririm. Notlarınızda düşüş yaşamınızı istemem :D 

Kitap 9 yaşındaki bir çocuğun 20'li yaşlarına kadar geçen sürecini anlatıyor ama Gaza benim gözümde hiç büyümedi. O hep 11 yaşındaki insan kaçakçısı Gaza'ydı. Sadece 11 yaşına kadar büyüdü. 15'inden sonra ise hayat durdu. 

Gaza'nın babası Ahad bir insan kaçakçısı. Bahçelerindeki depoya her yıl 1000'in üzerinde bazen 8'li bazen 30'lu gruplar halinde insan akın ediyor. Hepsi en fazla 15 gün kalıyor. Adını öğrendiğimiz her insanın Gaza üzerinde bir etkisi var. Sadece adını öğrendiklerimiz tekrar karşımıza çıkıyor. Gaza oldukça ilginç bir karakter. Büyük bir kalbi var. Aynı zamanda taştan bir kalbi var. Bir Afgan'ın ona verdiği kağıttan kurbağayı yıllarca saklayacak kadar vefalı iken, bir depo insana zevkleri uğruna işkence edecek kadar katı yürekli. İnsanlığa sığmayan, iğrenç davranışlarına rağmen, Gaza'yı asla yargılayamıyorsunuz çünkü hikayesini biliyorsunuz. Çünkü babası bir katil olmasaydı. Gaza doğmayacaktı...


Kitabın hoş yanı Rönesans resmindeki dört temel tekniğe bölünmüş olması. Sfumato, cangiante, chiaroscuro, unione. Kitap mı bölünmüş yoksa Gaza'nın 20 küsur yıllık hayatı mı bilemedim ama oldukça yaratıcı bir "bölümleme" tekniği olduğunu düşündüm.

Kitabın en sevdiğim diğer bir noktası boşuna uzatılan hiçbir olayın olmayışıydı. Kitap bittiğinde "Şu detaydan niye bahsetti ki?" dediğim hiçbir şey yoktu. Tek sıkıntısı daha önce okuduğum Hakan Günday kitaplarındaki tadın aynısını vermeyişi. Evet tokat gibiydi ama sadece sarstı, büyüleyemedi. Belki de alıştığım içindir o büyüye. Belki biraz da morfin sülfat.

Hakan Günday kitaplarında  görmeye alıştığımız "her cümlesi aforizma" tarzı yazının biraz törpülenmiş olması ayrı bir güzellik bence. Hiç yok değildi tabi ama boğmayacak düzeydeydi. Dolayısı ile büyülememiş olsa da güzelliğinde fazla bir şey kaybetmemiş. Verdiğini zamana ve paraya acımayacağınıza emimin.
"Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o dpğal felaketten nefret ediyordum!"
 "-Devlet mi öldürecekti?
 -Devlet bir kelimedir, Gaza. İnsanlar öldürür."
"Ağladım. Hem e istediğim kadar! İnsanın gerçek özgürlüğü buydu: İstediği kadar ağlayabilmek." 

Keyifli okumalar :)


9 Ocak 2015 Cuma

Güneş Hırsızları - Doğu Yücel

Söz konusu en değerlileriniz olduğunda yazmak her zamankinden daha zor. Şimdi kitabı övsem, yanlış anlaşılır, yersem yine öyle. Ben de en sonunda kim ne der umursamadan yazmaya karar verdim.

Bol sancılı bir bekleyişin ardından Güneş Hırsızları yaklaşık bir aydır raflarda. Birbirinden şahane on iki öykü. Doğu Yücel'in de sık sık dile getirdiği gibi, ülkemizde çoğu güzelliğin değeri bilinmediği gibi, öykünün değeri de bilinmiyor. Bir öykü kitabını okurken bile yazara 'Şu öyküde roman olma potansiyeli varmış' gibi geri dönütler gidiyorsa, orada bir durulmalı, sorun nasıl çözülür diye düşünülmelidir. Bence kitaptaki tüm öyküleri öykü şeklinde yazarak, çok isabetli bir tür seçmiş yazar. Kendi çevremden duyduğum bir iki yoruma göre çoğunluk 'Evim Güzel Evim'de görmüş roman olma potansiyelini. Yahu ne gerek var? Hemen hemen altmış sayfada anlatılabilen bir fikre artı iki yüz sayfa ekleyip laf salatası yapmanın nesi marifet? Yani demem o ki, öykü okuyalım arkadaşlar, okuyalım, okutalım ki, daha çok öykü yazılsın. 
Gelelim kapağa. Yani evet eskiden kitabın kapağa göre yargılanmaması gerektiğini savunurdum ama kolaysa sen yap arkadaşım. İnsan psikolojisi denen bir şey var. Gördü mü yargılar yani, ben yargılamıyorum diyen ya ottur ya yalancı. Sonuç olarak, kapak önemli. Mazhar Bilgiç'in ellerine sağlık, var0lmayanlar'ın kapağını çok beğenmesem de, bu on numara beş yıldız olmuş. Kitaba ismini veren Güneş Hırsızları öyküsünü okuyunca, daha çok sevdim kapağı. Spoiler olmasın diye daha fazla yorum yapmıyorum. İsimle ilgili yorumumu ise daha sonraya saklıyorum. 
Dediğim gibi bu kitabı sabırsızlıkla bekliyordum. En büyük korkum Doğu'nun kendini tekrar etmesiydi. Kitap birçok yerde müzik albümüne benzetiliyor sahiden de veriyor o tadı. Nitekim yazının devamında ufak bir playlist bekliyor sizleri.(Şarkılar benim ve yazarın önerilerini içeriyor. Detaylı yorumlar için yazarın facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz.) var0lmayanlar ile zirveye çıkıp, en başında umut vadeden ama ilk bir iki albümün ardından tekrara veya düşüşe geçen müzik grupları gibi olmasından korkuyordum ve haklı sebeplerim var bu korkuma dair. Düşler Kabuslar ve Gelecek Masalları, Hayalet Kitap, var0lmayanlar. Bu üçü yan yana geldiğinde, Doğu Yücel'in bir yansımasını görüyoruz. Yazar olarak değil, birey olarak. Üçü bir birini tekrar etmemiş ama bir tane daha 'Gerçeklere düşman hayalperestler' çıksaydı karşımıza, Doğu Yücel ne kadar yazar sayılırdı bilmiyorum. Kitapları daha çok günlük olarak değerlendirilebilirdi. Neyse ki, kendini tekrar diye bir durum gerçekleşmedi. Güneş Hırsızları, sadece fantastik alanında değil, çağdaş Türk öyküleri kategorisinde de kayda değer bir kaliteye sahip.
Güneş Hırsızları'nı henüz okuyamayanlar, okumayı düşünmeyenler, kitabın ve yazarın adını ilk defa duyanlar için, öykü öykü ön bilgi. Keyifle okuyun efendim :) (spoiler İÇERMEZ)

8 Kasım 2014 Cumartesi

Paramparça - Duygu Asena [7/10]

Paramparça bir adam. Ruhu, bedeni, benliği, hisleri, sevgisi her şeyi paramparça. Başı sonu olmayan bir hikaye. Türkiye gibi bir yerde, hem de 10 yıl önce, çok az kişinin cesaret edebileceği bir konu.

AMA sadelik başka şeydir, boşluk başka. Kurguyu çok basit ve hafif buldum.  Amaç küçük bölge de yaşayan sıradan bir eş-cinseli anlatmakmış ama ben bu basitliği boşluk olarak gördüm. İyi bir okur olduğuma inandığımdan, tüm kibrim ve edebiyat konusundaki sınırsız öz güvenim ile olumsuz eleştiri yapma hakkım olduğunu iddia ediyor, kendimi savunmaya ihtiyaç duymuyorum. Bir eş-cinselin hayatındaki tek sorunsal seksmiş gibi kitap sadece isimsiz karakterimizin aşk hayatından bahsediyor. Hal böyle olunca aslında homoseksüellere kulak veren bu kitap bile onları 'ötekileştiriyor'. Evet, gelenekselcilerden farklılar ama 'öteki' olmaları için yeterli değil bence. Duygu Asena'nın da böyle bir amacı yok ama zayıf kurgu bunu hissettiriyor. Bu sorunsalı daha kaliteli bir olay örgüsü içine yerleştirmiş olsa ortaya daha çarpıcı bir eser çıkabilirmiş. Öte yandan sadece aşk hayatını konu alan bu kitap, gaylerin de aynı 'normal' insanlar gibi, yani karşı cinsle sevişmekten hoşlandığı için kendine normal diyen kişiler gibi, bir aşk ve seks hayatı olduğunu çok güzel anlatıyor. Öncelikle aşık oluyorlar. sadece sevişmeye odaklanmış ilişkileri yok, kirli sakal, uzun saç gibi tercihleri var, gördükleri her erkeği yatakta hayal etmiyorlar. Bu kadar ön yargıya maruz kalmalarının sebebi cinsel tercihlerindeki farklılık. Sarışın ya da esme olmakla eşdeğer bir fark işin özünde.

Herkesin kendi özeli olan cinsel yaşam; ilgilendiren, ilgilendirmeyen herkesin muhabbet konusu olmasaydı, homoseksüellerin hayatları daha kolay olabilirdi. Dünya da bu nasıldır bilemem ama ülkemizin en acı sorunlarından biri. Kadın olsun, erkek olsun evlenmemek gibi bir seçenek mümkün değil. Küçük bir kasaba da büyümüşseniz ve aileniz eğitimli de olsa cinsel tercihinizin  size ait olması mümkün değil. Hal böyle olunca, homoseksüel bireylerin kendilerine ve eşlerine büyük kazık atılmış oluyor. Evlenmeleri yeterli değil, en kısa zamanda çocuk gerek, kadın kadınlığını, adam adamlığını, kusurlu olmadığını kanıtlayabilsin diye.

Ülkemizin aydınları bile bazen bu durumu algılayamıyor ve tepki koyuyor.

"Arkadaşlarla ailece toplandığımızda bu konular açılıyor. Normal karşıladığını söyleyen, 'Bizi ilgilendirmez' diyenlerde var. Onlar hayretle ve sevgiyle bakıyorken, adam hemen ardından ekliyor. ' Onlarla aynı masaya oturuyorum ama kendimi lütfediyormuş gibi görüyorum, onunla oturmuş ve bunu ona lütfediyorum gibi.' Bir başkası ise, 'olabilir tabii, ne olacak canım, bu da onun tercihi' dedikten sonra , eşcinsellerle aynı odada bulunmaktan bile çok rahatsız olduğunu , bunun sanki erkekliğine zarar vereceğini, hakkında bir dedikodu çıkabileceğini düşünüp oradan uzaklaştığını anlatıyor.
Ben ne yapıyorum dersiniz? Okumuş, yazmış insanlar bile böyle şeyler söylerken ben ne diyebilirim sizce?
Ben de onlar gibi konuşuyorum." (sf 103)

Aydınlar bile böyle düşünüyorsa 6. baskının kapak tasarımının cuk oturduğunu söylemem gerek. (Hazır yeri gelmişken ekleyeyim yeni kapak eskisinden iyi olmamış.)Parçalara ayrılmış bir yazı ve birbirine uymayan iki yap-boz parçası. İsimsiz kahramanımızı daha iyi özetleyebilecek bir kapak olamazmış gibi, Ayşe Çelem Design'a da buradan tebrikleri iletmek gerekir.

10 yıl önce kaleme alınmış bu kitabı şimdi okuduğumda bile bu tepkileri şaşkınlıkla karşılamak yerine olağan karşılıyorsam, hala yapboz parçaları birbirine uymuyorsa,  bu ülkede yenmesi gereken daha birkaç kırk fırın ekmek var demektir.


17 Ekim 2014 Cuma

Kaybeden Ölecek - Patrick Senécal [10/10]

orijinal isim:
5150:rue des ormes
film: 5150: Elm's Way
"Adalet" --> Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme, doğruluk (TDK tanımı)

Adalet mümkün müdür? Ya da bir insan tümüyle adil olabilir mi? Adalet sandığımız kadar gerekli ve önemli mi? Mutlak adalet var mıdır? Tüm bunları sorgula(y/t)an bir roman Kaybeden Ölecek. Ve cevap: comme si comme ça (eh işte).

Bitmeyen zaten bitmesini istemediğim bir romandı. Kafasında adalete dair sorular, kuramlar bulunan herkesin okuması gerektiğine inanıyorum. Cin Fikirli Senarist sayesinde okudum ve bayıldım! Yavaş okuyan bir insan olduğum için üç günümü aldı ancak o üç gün benim için oldukça heyecanlıydı. Gerilim romanı okumayı çok tercih etmeyen biri olmama rağmen tek kelime ile mükemmeldi.


"Sokak 5150"dense Kaybeden Ölecek daha iyi olmuş. Kitabın çevirisi de genel olarak çok iyi. Çoğu zaman çeviri kitap okurken isyan eden bana bile batmadı. Yine de sırf bu kitabı orijinal dilinde okuma hevesi bile Fransızca aşkımı kamçıladı.

31 Ağustos 2014 Pazar

Ayışığı Sofrası - Nazlı Eray [10/10]

Aaa... Bitti. Dur bir sonraki sayfaya bakayım.Yok, bitmiş. Bitmeseydi be... Ne güzel okuyordum şurada.
Tekrar yaşamalıyım bu geceyi. Tekrar konuk olmalıyım Ayışığı Sofrası'na. Tadına bakamadıklarım, üstünde duramadıklarım, gözden kaçırdıklarım var. Yedikleriminse tadı damağımda kaldı. Tekrar okumalıyım.

Bir çırpıda bitiverdi resmen. Ayışığının ışıltısına fazla kaptırıp, içime akışını fark edememişim. Bir yudumda içmişim. Daha olduğunu anlamadan kadehin sonunu gördüm. Ağzımda şarabın tadı, kafam hafif bulanık.

SPOİLER 

.
.
.
.
.
.
.

Neydi anlatılan? Ankara mı? Ankara insanı mı? Eğer öyleyse Bodrum neden vardı?Bahçedeki adamın anlamı ne?Serra Hanım 'çift kişilik' vakası mı? Yoksa şefik Bey mi öyle olan? Hepsi rüya mı? Yoksa 'alternatif bir dünya'da mı geçiyor? Bilinç altına göndermeler de olabilir. Kaç gece geçti? Yedi Uyuyanlar neyi simgeledi?

Yazmaya üşeneceğim kadar çok soru var kafamda. Hepsine de bir çok cevabım. Yine de sanki esas anlatılanı anlamamış gibi hissediyorum.En çok merak ettiğim ise; Böyle bir kitabı nasıl bu kadar çok sevdim? Tüm bu karışıklık içinde neyden etkilendim? Belki de karışıklıktan etkilenmişimdir.
.
.
.
.
.
.
.

SPOİLER SONU

Kafamdaki bulanıklığı yaratan laf kalabalığı değil, yazarın sade anlatımı. Burnumun ucunu göremiyor olmam sorun. Orda olduğunu biliyorum halbuki görmesem ne olur ki?

Eline, yüreğine, kalemine sağlık Nazlı Eray. Kim bilir belki bir Ayışığı Sofrası'nda biz de rastlaşırız...

9 Mayıs 2014 Cuma

Tanrıların Alacakaranlığı; Ragnarök (8/10)


     Yunan Mitolojisi'nin aksine İskandinav Mitolojisi ülkemizde pek rağbet görmüyor. (Diğer ülkeleri araştırmadım.) Kitabın ilk 40 sayfasında en ufak bir aksiyon yokken bile içimde büyük bir heyecan vardı; hem bana tamamen yeni olan bu kültürle tanışmanın hem de içindeki sihrin yaşattığı bir heyecandı bu. Bulabilirsem bu konu ile ilgili bir dolu kitap ve kaynak edinmek istiyorum. Tanrıların Alacakaranlığı: Ragnarök ise İskandinav Mitolojisi ile tanışmak için fena bir seçim değil. Öznel yorum hiç yok demeyeceğim ama yazarın yorumları pek hissedilmiyor bu yüzden tanrıları, yarı tanrıları çok daha iyi tanıyorsunuz.

     Kitabın genel konusu 2. Dünya Savaşı sırasında bulduğu bir kitap ile bambaşka bir dünyaya giden, Yggrasil ve Randrassil'de yaşanacak kıyamet gününe sebep olan olaylar zincirini okuyan Çelimsiz Çocuk. Kitabı okumadan önce konu ile ilgili arka plan bilgim olursa iyi olur diye düşündüm ve oldukça kapsamlı bir araştırma yaptım. Kitabı anlamak içinse; Yggdrassil, Randrassil, Asgard, Jörmungandr, Thor, Baldur, Loki ve Hel hakkında araştırma yapmanızı tavsiye ederim. Ha elzem mi? Değil ama keyfi arttırıyor söylemesi.
      Konu ve kurgu 10 numara beş yıldız ancak işleyiş biraz sıkıntılı. Cümleler uzun olunca (çeviri hatasıdır belki bilemiyorum) yabancı bulduğum bu konuyu anlamakta zorluk çektim, üstelik anlatım tarzının değişikliğine ilk 70 sayfada alışamadığım için kafam karakterler konusunda oldukça karıştı. Kim demiş, kim yapmış anlaşılmasa da 70 sayfa sonrasında çorap söküğü gibi akıyor kitap.
     Kitabın içine -konu yabancı geldiği için- girmekte başta zorlansam da önüme gelene önereceğim kitaplar listesine balıklama daldı kendileri. İskandinav Mitolojisi ile ilgili daha fazla kitap okumak isteyenler içinse ufak çaplı bir araştırma yaptım. En kısa zamanda hepsini okumayı düşünüyorum. Buyrunuz linkleri;