Artık bir birliğimiz var. Bir ismimiz yok, birçok ismimiz var. Hayalciler... Sıfırlar... Varolmayanlar... Yoklar... Yarım yamalaklar... Hayalperestler... Olmayanlar... Hiçler... -Doğu Yücel (Var0lmayanlar)

3 Temmuz 2016 Pazar

Maestra | L. S. Hilton [5/10]

"Tamamen gözü kararmış bir kadın, dişiliğe dair tüm cephanesini kuşanırsa."

Bu cümleye dayanarak, dünyaya kafa tutan bir kadının hedeflerine ulaşmak için truva atı yerine vajinasını kullanarak erkek egemen dünyayı içten fethettiği bir kurgu okuyacağını düşünenlerdenseniz, bu düşünceyi kafanızdan silin.

Kitabın baş kahramanı Judith, sanat dünyasına girmek isteyen çiçeği burnunda bir sanat aşığı. Her idealist gibi dahil olmak istediği dünyanın pisliklerini görünce "Ben bu oyunu bozarım" tadında bir çıkış yaşıyor ve Londra'da zaten sadece iki tane bulunan müzayede evinden kovuluyor. Böyle anlarda bireylerin ancak iki seçeneği bulunur; Hayallerden vazgeçmek ya da roman olmak.

Ve Judith sanat dünyasının seçkin koleksiyoncularından biri olabilmek için seks ve parayı yaşamın merkezine alan bir yolculuğa çıkıyor.

"Annem ayyaşın teki ve ben de düzüşmeyi seviyorum..."

Judith kendini okura ve hayatına giren herkese aynı şekilde tanıtıyor; nemfomanyak, paragöz, katil. Üstelik sadece yaptıklarını anlatıyor, yapacaklarından okura haber vermemesi kitabın akıcılığını sağlayan en büyük etmen. Yaptığı şeyin açıklaması sonuçlar doğduktan sonra geliyor böylece şimdi bunu niye yaptı sorusu kitabı elinize yapıştırıyor. Ancak kitapta çok fazla isim detayı  var: Yerler, tablolar, insanlar, takma adlar... Bu nedenle anlatımla sağlanan akıcılık bu noktada sekteye uğruyor. Henüz okumamış olanlara tavsiye; adı geçen hiçbir insan gereksiz değil, dikkat edin.

Kitap içerisinde pekala zarif bir seks sahnesi olarak geçilebilecek bölümler pornografik betimlemelerle anlatılmış. Burada okurun ilgisini diri tutma kaygısının rol oynadığını düşünüyorum. Kitaba yapılmış eleştirilerde benimle hem fikir bir çok insan olduğunu gördüm: Çok fazla Grinin Elli Tonu olmuş. Bu biraz rahatsız edici. Sadece pornografik kısımlar değil aynı zamanda kitapta adı geçen her kadının seks objesi olması oldukça rahatsız edici. Kimi kadınların tek ideali zengin bir yaşam dolayısıyla zengin bir erkek. Kadınların becerebildiği tek şey erkekleri kandırmak onlardan faydalanmak. Hayır, feminist dürtülerim kitap işte canım deyip
es geçemiyor.

Kapak ve başlık için çok mantıklı açıklamalar bulamadım. Şu an için Maestra'nın Judith olduğunu ve kapağın da kabuğundan sıyrılıp dış dünyaya attığı adımı simgelediğini düşünüyorum. (Maestra İspanyolca öğretmen demekmiş.)

Kitap bir üçlemenin ilk kitabıymış. Bu durum havada kalan kısımlar için bir açıklama. Stephanie Merritt'in The Guardian'da belirttiği gibi ileride Judith'in yaşamında para ve pipiden başka değerler görmek kurguyu daha keyifli kılabilir. Uzun lafın kısası, okuyacak başka kitabınız kalmadıysa sahil kenarında geçen zamanınıza acımazsınız ama okumasanız da çok bir şey kaybedeceğinizi düşünmüyorum. Zaten yakında filmi de çıkıyormuş.

**Yayın evine not: Kitabın orjinalindeki tanıtım ile Türkçe versiyonu arasında bir bağlantı olsaydı hayal kırıklığı daha küçük ebatlarla sınırlı kalırdı.
** Kendime not: Bundan sonra tanıtım yazısından etkilendiğin çeviri kitapların orijinal tanıtımlarına kesinlikle göz at.

26 Haziran 2016 Pazar

Butik Günlük / Ali (1)

Mekan: Kızılay / Ankara
Saat: 22 suları...

Saat geç duraktan eve yürüyesim gelmedi diye zaten dışarıda olan babama telefon ettim. 
'Gel beni al.' 
'Tamam yarım saat oyalan.'
'Eyvallah.'
Meydanda gündüz vakti ergen tayfanın sigara içmek için tünediği oturmalık yerlerden birine geçip oturdum. Atatürk Bulvarı'ndan Ulus'a doğru olan caddede kendim bildim bileli bir amca var. Oyuncak satıyor. Mevsimine göre. Böyle sıcak rüzgarsız günlerde havaya atılan renkli ışıkları olan bir şeyler satıyor. Saat geç ama (Ankara memur kenti,  gece 10 geç bir saat) ramazan nedeniyle hayat devam ediyor. Gelen geçen her çocuk oyuncağa ilgi gösterdi. Hatta bazısı bir kere fırlatmayı bile denedi. Ama kimse almadı. Nedensiz bir hüzün kapladı içimi. Yerimden kalkınca kardeşime almaya karar verdim.

Renkli oyuncağın havadaki dansını izlemekten sıkılınca dikkatimi mendil satan çocuk çekti. Beklemese de bir umut önüne gelene 'Mendil alır mısın?' Tüm bu sıradanlığın içinde bir adam çocuğa tekme attı. Nedensizce. Mendil alır mısın? Çaaat!! 

Dikkatimi çeken oyuncak çocuğun ayaklarının dibine düştü, eğilip alıp amcaya teslim etti. Nasıl çalıştığını sordu. Amca anlattı. Bir kerede onun fırlatmasına izin verdi. Canhıraş herkese mendil soran çocuk durdu oyuncağı izlemeye başladı. Benim gibi. Benim yaşadığım rüya gibi çocukluğun yarısını bile yaşayamayan bu çocukla üç dakikalık bir an paylaştık. 

'Abla mendil alır mısın?'
'Ne kadar?
'Ne verirsen.'
'O oyuncağın fiyatını biliyor musun?' 
'3' 
Cüzdanımda kalan son 4 lirayı uzattım. Git al.
Gitti para üstüyle oyuncağı bana uzattı. 
Senin onlar dedim. Mendillerin hepsini ayağımın dibine bırakıp oynamaya başladı. Kardeşimde bu mutluluğu yakalayamayacağımı fark ettim. Daha sonra geldi cebinden iki oyuncak çıkardı; topaç, torpil. 
Birlikte oyun teklif etti. Oynadık bir şeyler. Daha çok o, ben oynadı izledim. 
'Bay bay. Gidicem birazdan.'
'Tamam kendine iyi bak.'
'Adın?'
'Ali.'
Gitmedi.


Böh!
'AY!'
'Hahaha oturabilir miyim?'
'Gel gel.'
' Mendil alsana. '
'Param bitti. Aliden aldım.'
'Yalancı.'
'Vallahi bak.' 
Boş cüzdanı kucağına bıraktım. İnandı.
Kendi aralarında sohbete başladılar. Meğer Suriyelilermiş. 
Sonra kalktılar. 
Ali geri koştu; Teşekkür. 
O gülüşün fotoğrafını çekmek isterdim. National Geographic kesin bir ödül verirdi. 



6 Haziran 2015 Cumartesi

Perg Efsaneleri'nin ve Şamanlar Diyarı'nın Ardından

Koca bir yolculuğun sonu...  Azıcık buruk bitti benim için Perg Serüveni.  Bu kadar alıştığımı fark edememişim okurken. Dile kolay, yedi kitap. Tam iki buçuk sene de tamamladım yolculuğumu. Kitap okuma sistemim biraz karışık olduğundan yedi kitabın tamamlanması baya uzun sürdü. Bir gün tekrar daha kısa bir süre içine yayarak okumak istiyorum hepsini . O gün ne zaman gelir bilemiyorum şu an.

Bu yolculuğu Perg Serüveni diye özetleyerek Delkarna , Harnanik ve adını unuttuğum diğer ülkelerin halklarına biraz haksızlık ediyorum. Bu yüzden bu ara notu da geçmek istiyorum burada. Perg Serüveni diye adlandırdığım süreç, sadece Perg'de geçmiyor. Unutmazsam bir sonraki okumamda her diyarı, türü ve karakteri ayrıntılı not edeceğim bir kenara. Bu çeşitliliği daha sonradan hakkıyla hatırlamak imkansız.


Perg Serüveni iki aşamadan oluşuyor; Perg Efsaneleri ve Şamanlar Diyarı.  İlk seri sadece Perg'de geçiyor. Cesaret, iyilik, korku ve kötülük kavramlarını işliyor. Savaşlar, entrikalar, tuzaklar... Baş koydukları yola kendilerini adayan dostlar. Türkiye'den çıkan ilk fantazya serisi olmasına rağmen oldukça kaliteli bir kurgu ve anlatıma sahip. Üstelik yerli fantastiğin cinler ve gulyabanilerden ibaret olmadığını gösteren harika bir kanıt.  Genelde serilerin devam kitaplarında kalite düşüşü yaşanır. Ne Perg Efsaneleri'nde ne de Şamanlar Diyarı'nda yaşanıyor bu durum.  Gelen kitap öncekileri aratmıyor.

İkinci seri Şamanlar Diyarı ise farklılıklar,özgürlükler ve faşizmin kötülüğü üzerine harika bir üçleme. Delkarna'da başlayıp Perg'e kadar giden bir yolculuk. Hatta son kitapta Delkarna'ya geri dönüyoruz. Serinin tamamı Türkiye'nin yakın tarihini başka diyarlarda konu ediyor.  Bu yönüyle de ilginç bir metaforik roman serisi olarak değerlendirilebilir.

PS: Perg Efsanleri'nin Metis baskısından Perg Haritası çıkmıştı. İthaki'den de tüm diyarların haritasını beklemedeyim.


Gönül ister ki her kitabı ayrı ayrı değerlendireyim burada ama çok zaman geçti ilk kitapların üstünden, hakkını vererek hatırlamam müm
kün değil.  Dediğim gibi eğer bir gün tüm seriyi baştan okursam, ihmal etmeyeceğim ve tek tek yorum yazacağım her birine.




Metis yayınlarının kapak tasarımı fena değil esasında ama İthaki baskılarındaki ilüstrasyonların yanında lafı bile edilmemeli bence. Serinin kapaklarını poster olarak verseler keşke. Bir yol bulur evimin duvarlarını süslerdim onlarla. Her biri ayrı birer baş yapıt. Hazır yeri gelmişken söylemeden geçmeyeyim, Ertaç Altınöz'ün çizgileri ile animasyon olarak hayat bulsa bu seri çok manyak olur. Buradan yetkililere seslenmiş olayım :) Film olarak hüsranla sonuçlanır ama animasyon kesinlikle beni heyecanlandıran bir fikir. Okuyanlardan bu fikrime destek bekliyorum arkadaşlar.


Kitap okuyun, mutlu kalın!! 


5 Haziran 2015 Cuma

Edebiyat ve Sinemada Hayal Gücü - Doğu Yücel ile Ankara buluşması

Bir aydan daha uzun bir süre önce Doğu Yücel TED Ankara Koleji'nin konuğuydu. Sınavlar, projeler derken söyleşide sorulan soruları anca derledim. Resimlerin bir kısmını burada paylaşıyorum. Daha çok resim için Doğu Yücel'in Facebook yazar sayfasındaki albümüne göz atabilirsiniz. Söyleşi de yaşananlar için ise buraya tıklayınız :)

Keyifle kalın :)








11 Mayıs 2015 Pazartesi

Godot Bugün Gelmedi Ama Yarın Kesin Gelecek

Mutlu olmak için, diyete başlamak için, dinlenmek için, başarıya ulaşmak için bekliyoruz. Neyi? Godot'yu. Gelecek mi? Gelirim dedi. Kahrolası bir umut Godot. Tüm amaçlar. Tüm beklenenler. Hepsi Godot'ya çıkıyor. Umudun bittiği yerde yaşamın biteceğinin bilinciyle  korkarak bekleriz Godot'yu. Çünkü onun gelişi "son an"dır. 
"Bazen o son anın geldiğini hissederim, her şeye rağmen. O zaman iyice tuhaflaşırım. Nasıl diyeyim? Hem ferahlarım hem de... Korkuya kapılırım. KOR-KU-YA"
Godot'yu beklemek nedensiz bir eylemdir.  Bir amacı var gibi görünür ama amaç sadece beklemektir. Godot bugün gelmemiş olabilir ama yarın kesin gelecektir. Beklemek zamansız bir eylemdir nasıl olsa. Bir gün gelecektir.

Beklemeye devam edin.
Zaten bir yere gidemezsiniz.
Neden mi?
E Godot'yu bekliyorsunuz ya...
"Şu uğursuz zaman hikayelerinizle bana yeteri kadar işkence yapmadınız mı? Anlamsız bir şey bu! Ne zaman! Ne zaman! Günün birinde! Yetmez mi işte! Başka günlerden farksız bir gün dilsiz oldu, günün birinde ben kör oldum. Günün birinde sağır olacağız. Günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. Aynı gün, aynı an, size yetmiyor mu bu kadarını bilmek? Bir ayağımız çukurda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yeniden gecedir."


Kitap adı:Godot'yu Beklerken
Orijinal adı: En Attandent Godot
Yazar: Samuel Beckett
Çeviri: Uğur Ün, Tarık Günersel
Yayınevi: Kabalcı Yayıncılık
Sayfa: 124
Tür: Tiyatro 


28 Nisan 2015 Salı

Franz Kafka - Dönüşüm

Kafka'dan okuduğum ilk kitap. Başlangıç için iyi mi ettim kötü mü bilemiyorum önümüzdeki Kafka kitapları gösterecek bunu. 

Dönüşüm hakkında bir yerlerde bir şey okumamış olmanız çok zor ama kısaca içerikten bahsetmek gerekirse Gregor Samsa bir sabah kalktığında böcek olarak uyanır ve birden bire hayata mola vermek zorunda kalır. Şimdiye kadar ki yaşamının ona ait olmadığını fark eder. Her şey bir kenara kitabın en trajik yönü kimsenin Gregor'a ne olduğu hakkında endişelenmemesi. Dönemin acımasız aile yapısı, sömürülen emek, yalnızlık, dışlanma, çıkarlar... İşlenen konuların ucu hep bu trajediye dokunuyor. Düşünün ki ameliyat masasından kalkıp okula gittiniz ve ödevinizi yapmadığınız öğretmen ailenizi aradı ve aileniz size kızdı. Gregor'un başına gelen tam olarak böyle bir şey. Yani okula gitmeyi düşünmeniz bile yeterince trajik bence ama neyse... Gerçi burada biraz burjuvazinin yarattığı kendinden geçmiş yozlaşmış aile yapısı ve gözü paradan başka bir şeyi görmeyen iş verenin acımasızlığı işlenmiş ama olayın trajedisi bu kadar absürt.

Çeviri eser okumak kitabın içine girmeyi zorlaştırsa da baştaki böcek tasviri bir ara kitabı elimden fırlatmama neden oldu. Artık marifet Kafka'da mı çevirmenlerde mi bilmiyorum ama İthaki çevirisi fena değil. Kitabı günün birinde orijinal dilinden okumayı çok isterim açıkçası ama Almanca bilgimin o seviyeye gelmesi biraz zor. 

Kitabın piyasada birkaç versiyonu mevcut. Eleştiri okumayı sevdiğimden Vladamir Nobakov'un eleştiri dosyasını kapsayan halini okudum ben ve önermiyorum. İnternet'te dahi çok daha güzel eleştiriler varken bu kadar basit ve gereksiz bir eleştiriye nasıl yer verdi İthaki Yayınları aklım almıyor. On beş yaşındaki ortalama bir kitap kurdunun yazabileceği düzeyde yüzeysel bir eleştiriydi okuduğum. Hatta iksinden birini seçin eğer elinizde bu hali varsa. Çünkü eleştiri diye sundukları şey listelenmiş bir olay örgüsünden fazlası değil. Başta Dr. Jekyll and Mr. Hyde ile özdeşleştirmesi hoşuma gitse de Gogol'un Palto'sunu okumadığım için Palto karşılaştırmasını okurken sıkıldım. Nitekim okumak istediğim şey Dönüşüm hakkında bir şeylerdi Mr. Hyde özeti ve Palto hakkında bilgi değil.  Eleştirinin bana kattığı tek şey Gregor Samsa'nın Gregor Zamza diye okunduğu oldu. Bu nedenle hangi versiyonu alırsanız alın ama bu Dönüşüm dersi ekini okumanıza gerçekten gerek yok. Zaman kaybı.


24 Mart 2015 Salı

Daha - Hakan Günday [8/10]

Uzun zamandır kitaplığımda bekleyen ama bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Daha, en sonunda okundu. Uzun zamandır, keşke okumasaydım dedirten kitaplar okuyordum. Biter bitmez unutmak istediğim kitaplar olduğundan hiçbirinin eleştirisini burada yapmadım. Ne yalan söyleyeyim, kızdım kendime. Bir daha böylesi uzun aralar vermeyeceğim. Özlemişim yazmayı :)

Bir "Hakan Günday okuma süreci klasiği" olarak elimden düşürmeden okudum. Ne yaparsam yapayım aklımda Gaza vardı. Dolayısı ile sınav döneminde okumamanızı salık veririm. Notlarınızda düşüş yaşamınızı istemem :D 

Kitap 9 yaşındaki bir çocuğun 20'li yaşlarına kadar geçen sürecini anlatıyor ama Gaza benim gözümde hiç büyümedi. O hep 11 yaşındaki insan kaçakçısı Gaza'ydı. Sadece 11 yaşına kadar büyüdü. 15'inden sonra ise hayat durdu. 

Gaza'nın babası Ahad bir insan kaçakçısı. Bahçelerindeki depoya her yıl 1000'in üzerinde bazen 8'li bazen 30'lu gruplar halinde insan akın ediyor. Hepsi en fazla 15 gün kalıyor. Adını öğrendiğimiz her insanın Gaza üzerinde bir etkisi var. Sadece adını öğrendiklerimiz tekrar karşımıza çıkıyor. Gaza oldukça ilginç bir karakter. Büyük bir kalbi var. Aynı zamanda taştan bir kalbi var. Bir Afgan'ın ona verdiği kağıttan kurbağayı yıllarca saklayacak kadar vefalı iken, bir depo insana zevkleri uğruna işkence edecek kadar katı yürekli. İnsanlığa sığmayan, iğrenç davranışlarına rağmen, Gaza'yı asla yargılayamıyorsunuz çünkü hikayesini biliyorsunuz. Çünkü babası bir katil olmasaydı. Gaza doğmayacaktı...


Kitabın hoş yanı Rönesans resmindeki dört temel tekniğe bölünmüş olması. Sfumato, cangiante, chiaroscuro, unione. Kitap mı bölünmüş yoksa Gaza'nın 20 küsur yıllık hayatı mı bilemedim ama oldukça yaratıcı bir "bölümleme" tekniği olduğunu düşündüm.

Kitabın en sevdiğim diğer bir noktası boşuna uzatılan hiçbir olayın olmayışıydı. Kitap bittiğinde "Şu detaydan niye bahsetti ki?" dediğim hiçbir şey yoktu. Tek sıkıntısı daha önce okuduğum Hakan Günday kitaplarındaki tadın aynısını vermeyişi. Evet tokat gibiydi ama sadece sarstı, büyüleyemedi. Belki de alıştığım içindir o büyüye. Belki biraz da morfin sülfat.

Hakan Günday kitaplarında  görmeye alıştığımız "her cümlesi aforizma" tarzı yazının biraz törpülenmiş olması ayrı bir güzellik bence. Hiç yok değildi tabi ama boğmayacak düzeydeydi. Dolayısı ile büyülememiş olsa da güzelliğinde fazla bir şey kaybetmemiş. Verdiğini zamana ve paraya acımayacağınıza emimin.
"Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o dpğal felaketten nefret ediyordum!"
 "-Devlet mi öldürecekti?
 -Devlet bir kelimedir, Gaza. İnsanlar öldürür."
"Ağladım. Hem e istediğim kadar! İnsanın gerçek özgürlüğü buydu: İstediği kadar ağlayabilmek." 

Keyifli okumalar :)